26 Şubat 2013 Salı

bi susun!!

kadınlar olarak bazen ne kadar çok konuşuyoruz yaa
(ben diil, siz! demokratik görünsün diye öyle yazdım!)
fiziki olarak beyin yıkayacak ortam bulamayınca da sosyal medyada susmuyoruz.
(demokrasi devam ama halbuki yine siz)
sürekli sosyal mesaj, sürekli sosyal mesaj.
ama bi susun yaa
(evet artık baya siz)
valla silicem bak!!

sürekli fikirlerini zorla empoze etmek niye?
en önemlisi de niye benim newsfeed'imi kitliosunuz?
zaten facebook ve twitter'a günde 10 dk bakıyorum, bunun 8 dakikası da ulusa seslenişleri scroll down etmekle geçiyo.
atilla taş'ın deyimiyle gerçekten I don't care'ımda bile değil!
git blog aç, psikoloğa git, ders ver, topless bir şekilde berlusconi'ye doğru koş, bişey yap, tepkini oralarda göster, gönlünce ulusa seslen.

sizlere alternatif önerilerim:
*kendinize ait websitesi açabilirsiniz, beğenen girer bakar.
*blog açabilirsiniz, yine beğenen girer bakar.
*facebook'ta sayfa açabilirsiniz-böylece sadece like eden kitleyi ayrıştırıp, onların newsfeed'inde görünebilirsiniz.

gerçekten orada yazı için bir alan açılması, gönlümüzce saçmalayalım diye değil.
kutucuğa bakın: What's going on, ....? diyor.
Yani primitif bir ingilizceyle de anlayabileceğimiz gibi; nasılsın, iyi misin, hayatında neler oluyor, anneye babaya çok selam falan diyor.

peki o zaman bu kadar naif bir kutucuktan bana niye ayar veriosunuz?

ben zaten birilerinden yardım istesem ya da merak etsem uzmanlara danışırım dimi?
cevap veriyorum: EVET

gerçekten bazen kadınların kromozom yapısı olarak mutlaka 8-5 çalışması gerektiğini düşünüyorum, yoksa etrafa sarıyo çok fena.
bana da olmuştu bir kere 2006'da
ama o zamanlar sosyal medya bu noktada değildi, buralar falan hep dutluktu.
ben de sevgili abim ME'ye sarmıştım.
O zamanlar birlikte yaşıyorduk ve günde 10 kere arayıp eve kaçta geliceksin diye soruyordum; tövbe tanrıma, evlerimizden ırak.

boğmayın beni.
yaklaşmayın ateş ederim.

29 Ocak 2013 Salı

karabastı!!

2 haftadır oldukça fakir bir olaydan dolayı muzdaribim.
yaşadığım şeyi çevreme anlattığımda, bunun -benim sadece flash tv'de olduğunu sandığım- karabasan olduğunun iddia ettiler?!?!
nası yani?!?!
birazcık internetten falan okudum, fakirler arasında "karabasan" olarak kodlanan -biz izmir'de buna da çiğdem diyoruz- bu oluşum güya stresli dönemlerde ya da ağır yemekler yenen akşamlarda olurmuş.
ay ne büyük yalan!!
o zaman eski roma'da karabasandan geçilmezdi.
her akşam kuzu döndürmeler, şaraplar, uzun masalar....
onlara gelmiodu da ben akşamları 3 tek grisini yiyorum, bana o kadarcık şeyi çok görüyo da mı bana gelio????
(bu cümlemi ilk okuyuşta anlayan ilk 10 kişiye sürpriz hediyelerim var)
lokmalarımı mı sayıyosunuz?!?!
of bi de ismi de çok avam: karabasan
tamam yani sör alex ferguson falan olsun demiyorum ama en azından daha havalı, daha kabul edilebilir bir şey olabilirdi bence.
ama sonuç olarak ben 2 gecedir salonda kanepede ışıklar, televizyon, herşey açık uyuyorum ve aldığım bu radyasyonla da haftasonuna maddenin kum hali olarak girmeyi planlıyorum.
ben böyle şeylerden çok korkarım.
dolayısıyla da "ay bizim komşuya da ...." diye başlayan yorumlar gerçekten istemiyorum, hiç de merak etmiyorum.
aalalaaalalalalala alaaalalala sizi duyamıyoruuuum!!!!

önemli not:
kişisel gelişimimde (!) önemli etkisi bulunan annemin konuyla ilgili yorumu şöyle oldu: saçmalama karabasan yaşın geçti senin?!?!

20 Aralık 2012 Perşembe

kar-seni hiç sevmiyorum!

yine sevmediğim mevsim geldi çattı.
hava sıfır derecenin altında, dışarda dünyanın karı, yollarda yürünmüyo, arabayla hiç gidilmio, trafik felç ve iç organlarımıza kadar titriyoruz.
bu havanın nesi güzel, nesini seviyosunuz hiç anlamıyorum.
evet belki hepimiz doğma büyüme aspen'li olsak, zaten tüm kimyamız buna göre olsa, yaşam şartlarımız buna göre düzenlenmiş olsa sevebilirdim, ama türkiye şartlarında kimse sevmemi beklemesin. hiç de sevemem, tiksinirim, öğürürüm, ayağımın ucuyla hafif tekmelerim.
ve daha da fenası yarın indıpendıns dey yani 21 Aralık yani kıyamet günü ve ben daha beyazları yıkamadım.
beyazları yıkamadan şu dünyadan gidersem gözüm açık giderim, gerekirse geri gelir yıkar yine giderim ama o beyazlar yıkanıcak, anlaşıldı mı?
soğuk hava beni biraz gerdi sanırım, kendime bi içki koyuyim.
biraz kanyak ve çikolata isteyen?
ne dioduk....??
indıpendıns dey'den önceki gece, şu dünyadaki hatta galaksideki belki de son gecem ve evde sular kesik-uydu alıcım bozuk.
aman gerçi bozuk olmasa belki yine haberlerdeki karda araba iten insanlar, kartopu oynayan stok çocuk videolarını izleyip tansiyonum yükselicekti ama olsun yine de bozuk olmayaydı iyidi.
lüks, şaşa, görkem, konfetiler, şampanya ve çikolatalar arasında geçen hayatım bu sefillik içinde bitmicekti dimi? festival filmi gibi? 
lütfen öyle bitmesin, zira festival filmlerini hiç sevmem, hep bi fakirlik, hep bi suskunluk hakim, bence zaten o fakirliğe rağmen bir konu bulup bir film yapabildikleri için o filmler de o festivallere gidiyor. 
türkiye'de de var öyle, her sene "aferin bu fakirliğe rağmen yine bir konu bulup tutunmayı başarmış" dalında onur ödülü nuri bilge'ye gidio, o da tozlu fakir kazağıyla pıtı pıtı koşup ödülü alıp, daha fakir konular bulmaya gidio. bir döngü diyebiliriz.
ve işte son gecem de yine bir bilgi kaptınız benden, şanslı sizi.

bu gece evde tek başıma o kadar sıkıldım ki yarın kıyamet olmasa bile ben sıkıntıdan ölebilirim.
kar içimdeki sosyapatı öldürdü, teşekkürler.

9 Aralık 2012 Pazar

Başlıksızım

Pazar günlerinden nefret ettiğimi söylemiş miydim??
Eğer bir gün ölürsem (ki ölmeyi düşünmüyorum) o gün kesin Pazar günü olucak.
2 tane Pazartesi yaşamaya razıyım ama nolur Pazar olmasın.

28 Kasım 2012 Çarşamba

ihtiyaçları önceliklendiremiyoruz

iPhone 5'in icadı, çift kişilik yorgan geçirme ya da bulaşık makinesi/çamaşır makinesi boşaltma aparatından daha mı elzem bir ihtiyaçtı?!?!
bu icatların sıralamasını kim yapio??
önden bir kamuoyu yoklaması yapsanız zaten şu an 10 kat daha lüks bir hayat sürüyoduk.
gerçekten lükse çok düşkünüm, bu konuda ödün veremem.
kendi lüks teritorimden çıktığımda da kurtlanmalar, huzursuzlanmalar, manyaklaşmalar yaşıyorum, şaftım kayıyo..
şu hayatta çift kişilik yorgan geçirirken ya da makina boşaltırken yaşadığım moral bozuklukları toplansa toplansa beni şu an öldürebilirler ya da hiç bir şey yapmasalar çok fena dövebilirler, ağzımı kırabilirler, saçlarımı örüp gece yanıma yatabilirler..
makinadan bardakları çıkarıp dolaba kaldırırken o mutsuzluk büyüyo da büyüyo, aaaaayhhhh diyip koşa koşa evden çıkıp gitmek istiyorum, koşarken de proneti açmak istiyorum ki bi daha dönersem alarm çalsın yine dönemiyim diye.

bi de balkona asılan çamaşırların toplanma aşamasında aynı şeyi yaşıyorum.
o çamaşırlar devleşio sanki. onun için de altın oranı buldum:
çamaşırları hatice abla gelmeden hemen önce yıkıyorum ve asma işini ona çakıyorum.
bi itirafta bulunucam!!
herkes sussun!!
hatice abla'nın astığı çamaşırları toplamaktan bile o kadar nefret ediyorum, o kadar üşeniyorum ki her gece yatmadan perdeleri kaparken çamaşırlarla gözgöze gelmemek için başka yerlere bakıyorum ve perdelerimi tatlı tatlı indiriyorum ve bazen 1 hafta toplamıyorum.
ve 1 hafta sonunda topladığımda da gri oldukları için aynı şeyleri tekrar yıkıyorum.
evet ne var!! tekrar yıkıyorum!!
çünkü ilk etapta yaşadığım iç daralması o kadar büyük ki, sonradan tekrar yıkamayı göze alabiliyorum, zaten o aşamada da ilahi bir güç kendiliğinden gelio, öyle inanıyorum ben.
bu itiraftan sonra benden bir kaç gün haber alamazsanız polise haber verin, annem beni klorakta boğmuş olabilir.
pardon anne de burdan da bu ikazı yapmak zorundayım, sonuçta can güvenliğim söz konusu.

çift kişilik yorgan geçirme konusu ise tam bir ilüzyon.
öyle bişey yok gerçekten.
o koskoca yorganın 4 köşesini nevresime denk getirirken o yorganın toplamda birkaç saniye havada asılı durması gerek!!!!
4 tane birbirinden bağımsız köşeyi ben nasıl tutabilirim?!?!
2 tane elim var!!
ayaklarımla da henüz nevresim geçiremiyorum.
her geçirme deneyimim ayrı bir macera, bilimkurgu, fikşın ve daha niceleri. çizgi filmlerdeki gibi bir anda düğüm oluyoruz ve bir toz bulutu içinde havada yuvarlanmaya başlıyoruz.
gerçekten bunu yapmam beklenmio dimi??
yapana da inanmıyorum ayrıca.
onun için nevresim işini de hatice abla'ya "delege ettim"
bence zaten o da tek başına geçirmiodur.

çarşamba önemli bir gün. bugün geçerse haftasonuna göz kırpabilirim, yanağından kesme alabilirim.
ama ya hiç geçmezse ve ölene kadar çarşamba kalırsa diye de endişe etmiyor değilim.

teşekkürler.

15 Kasım 2012 Perşembe

obama peşimizde!!

bugün yine güne hürriyet'teki gazetecilik sınırlarını zorlayan tatlılıkta bir haberle başladım.
aslında içerik olarak haber gayet güzel.
amerika'da çok başarılı olan bir türk'ü anlatıyor.
ama işin içine gazeteci kompleksi girince yazı baya komik bir hale gelirken, garibim zeki çocuk da baya ezik bir hale gelmiş.
Hürriyet ana sayfadaki manşet!!!!

OBAMA'NIN GÖZÜ BU TÜRK'ÜN ÜSTÜNDE!!
bu manşeti okuyunca "aman yarabbim heralde öyle bişey oldu ki, obama da 'o türk'ü beyaz saraya istiyorum' falan dedi" sandım..
ama hiç öyle bir durum yok.

durum tam olarak şu:
ABD'de düzenlenen Üniversiteli Mucitler Yarışması'nı kazanan doktora öğrencisi İnanç Ortaç, kanser tedavisine yönelik keşfiyle bilim dünyasında heyecan yaratırken, başta ailesi olmak üzere Türkiye'nin de gurur kaynağı oldu. Yarışma, ABD Başkanı Barack Obama'nın da büyük önem verdiği bilim ve teknoloji programı çerçevesinde düzenlenmişti.

yani gördüğümüz üzere obama'nın gözü bu türk'te falan değil.
adam sadece bir tane yarışmaya önem veriyor, onu da bir türk kazanmış..
ama okuyunca sandım ki, bu çocuk obama'nın rüyalarına girio, fantazilerini süslüyo falan..
ama aslında adamın kimseyi stolk ettiği falan yok..

mesela ben de nobel'e önem veriyorum, ama bugüne kadar orhan pamuk'u hiç evde beslemedim..
(bu örneğime dikkat!!)
ki zaten obama da benim gibi yapmış, çocuğu saray'da bizzat ağırlamamış:

belli ki obama'nın destek vermesi gereken "politically correct" olan bir proje olduğundan bizim çocuğu da saray'da ağırlattırmış..
ancak bu cümledeki gereksiz bilgiler de gözden kaçmıyor:



anlamadım yani, 2009 yılında yaratılan bir pozisyona todd'un geçtiğimiz mart ayında -yani neredeyse tamı tamına 3 sene sonra- atanması todd'un ayıbı mı?? şair burada todd'a mı giydirio acaba??
"hemen atanan nası atanio todd????"

bunun benzeri bir haberi de yine aylar önce ahu tuğba'nın kızı için görmüştük..
kızı obama'yla görüşen ahu tuğba bayılmıştı, ki ben zaten bu haberde kızın obama'yla görüşmesinden ziyade ahu'nun bayılmasını beğenmiştim..
beyaz saray'ın üstüne mi bayıldı, evde mi bayıldı acaba?? çok takılıyorum bu detaylara..
ne güzel başladı bu cuma..
bayılıyorum böyle magazin haberlerine.. canlarım..
öpt, kib, bye..

7 Kasım 2012 Çarşamba

benimki de inbaks!!!!

10MB büyüklüğünde mail mı olur yaa??
ftp, dropbox, sendspace.... ve sayamadığım milyor tane onlayn dosya paylaşım yöntemi geliştirildi, niye bunlara geçmiyosunuz da benim inbaksımı kitliosunuz?!?!
inadına mı yapiosunuz??
ama dün akşam çok bad dualar ettim..
bugünden itibaren 10MB'tan büyük mail atanları not ediyorum!!!!
öldükten sonra her gece gelicem!!
soğuk soğuk sarılıcam, kapıdan başımı uzatıcam, saçlarınızı düğümlicem, bilgisayarınıza virüs atıcam, evinize çamurlu ayaklarla giricem, sildiğiniz yerlere basıcam, üstünüzde zıplayıp ağırlık yapıcam!!!!
ve sayamadığım binlerce sinsilik..
10MB büyüklüğünde bir ağırlık yaratıcam üstünüzde!!!!
ayrıca duyduğuma göre de indıpendıns gününde bu kişiler bir adım öne çıkıcaklarmış.. öyle diolar..
teşekkürler..

4 Kasım 2012 Pazar

sunday bloody sunday!!!

haftanın en kötü günü kesinlikle pazar!!
pazartesi günü hafta başlamış, strese girsen nolur artık geçmiş olsun, bi de bir an önce başlasın ki bir an önce de bitsin..
zira nefret ederek gittiğim üniversiteyi de bu ilkemden dolayı 4 senede bitirebildim, yoksa kapısından geçmezdim..

ama pazar günleri gün boyunca biri kulağıma "sen de bu şehirde tek başınasın bebeğim, yemek yapsan tek kişilik yemek yapıp yemek hiç zevkli diil, dvd izlesen koltukta hemen uyuyosun, iki laf edicek kimse yok" diye fısıldıyo, çok üzülüyorum..
walla üzülüyorum yaa şaka diil..
anlamadım fakir bi hüzün kaplio içimi..


pazarları herkes ailesiyle oluyo uyuz oluyorum, cumartesi akşamları plan ne diye aramayı biliosunuz, pazar akşamları da arasınıza!!


görürsünüz cumartesileri de ben olmicam.. hıh..


sadece pazar günlerini benimle geçiricek, 2 laf edicek, gelip parkta oturucak bi köle bulsam hemen satın alırdım, ne güzel..

cuma günleri salgıladığım seratonini enerjiye çevirsek 2 gün boyunca nişantaşı'nı aydınlatabilirim, eminim, kesin..

CUMA büyüktür PAZAR
teşekkürler..



1 Kasım 2012 Perşembe

hmm evet tatildeydim..

acısıyla tatlısıyla bir tatilin daha sonuna geldim.
şaka yapıyorum acısı falan yok, son derece zengin bi tatildi yine lüks içinde yaşadık, boğulduk.

genel olarak konuları toparlamakta zorlanan mizacım sayesinde şu an da nerden başlicağımı bilmiyorum.
ortaya atıyorum, siz toplarsınız.

tatil genel olarak olaylı başladı.
badilerim A ve G ile Cuma sabaha karşı İstanbul'dan olaysız ayrıldık ve kendimizi şarabın ve permesanın ana vatanı olan roma'nın kollarını attık.
şehre hiç girmeden, sadece aktarmada bile olmamız bize toskana günlerimizi (!) hissettirdi.
2 saatlik rötarla da birlikte roma'da görkemli, şaaşaalı, kendinden konfetili bi 3 saat geçirdik.
ve bu 3 saat sonunda da sadece tabelalar yardımıyla derdimizi italyanca anlatabilecek hale geldik.
zaten ben daha önceden de çok akıcı bir şekilde "buongiorno" ve de "cinque cento" diyebiliodum.
havaalanında öğrendiğim partenza, arrivo, gabinetto ve destinazione ile de italyancam ileri bir düzeye taşındı..
(sonu özellikle "zione" ile biten italyanca kelimeleri daha çok seviyorum, sanki daha iyi konuşuyomuşum gibi bir his uyandırıyo)
ancak uçağa giderken nasıl olduğunu anlamadığımız bir şekilde badim G'nin bir sonraki uçakta olduğunu öğrendik..
o iş nasıl oldu hala bilmiyoruz. ama G gerçekten new york'a tek başına sonraki uçakla geldi?!?!
ve bunu öğrendiğimiz anda yüzümüzdeki şaşkınlık ve angutluk ifadesi de umarım kameralara çekilmemiştir.
ayrıca uçaktaki gay host'un da bana kafayı takıp bütün yol ayar çekmesi hiç hoş değildi.. fffffahişşe!!!!

5 gün new york ve 3 gün miami olmak üzere 8 günlük bir etaptı ve rüya rüya rüyaydı.
ince ince o oldu bu oldu diye anlatmicam tabiki, sadece öne çıkan bazı doneleri vericem..

*şampanyanın, şarabın su olup aktığı tatlı günlerdi. tabiki champagne breakfast orada da yakamızı bırakmadı.
*new york yürüyüş bakımından biraz yorucuydu, günlük yürüyüş ortalamamız 100 blok civarıydı..
*gece 3'te gittiğimiz mekandan 4 paket italyan makarnası yüklenip gelmemin sırrı hala çözülemedi!! italyan kültürüne duyduğum bu özentilik dozundaki saplantı beni korkutmaya başladı. teşekkürler.
*sentrıl park'ta hande'yla balayımız için aldığımız bisiklet turunda bisikletimizi kullanan kölenin müslüman çıkması ve 2.adım ayşe olduğundan bana proposal köprüsünün önünden geçerken "evlenmemiz gerek" demesi oldukça cesur, çarpıcı, cahilce ve sarkastikti..
fakirlere bu cesaret nerden gelio hiç anlamiorum?!?!

sonuçta sentrıl park'ta bu manzarada evlenme teklifi aldım mı, aldım!!
ama bunu saymıyoruz, yine bekleriiiiiz.
hayatımda ilk defa zenci bi kölem oldu, scarlett o'hara gibiydim.


*triatloncu gibi 4 çift spor ayakkabı almam dikkat çeken parçalardan oldu.
run forrest run.
benden önce koşarak geçen oldu mu??
*VE EN ÖNEMLİ KONUYA GELDİM: koca amerika kıtasında mini kot etek rezervleri tükenmiş durumda..
buradan mişel obama'ya sesleniyorum:
amerika'nın bu oyunlarını yemiyorum tamam mı??
o kot etekler saklandıkları yerden çıkıcak tamam mı??
bunların amerika'nın oyunları olduğunu anlamadığımı mı saniosunuz siz??
*tatilde yaklaşık 20 kişilik bir grup olduğumuzdan aslında zorlasam hiç ingilizce konuşmadan da bitirebilirdim ama kasmadım, niye kasıyım ki deli miyim ben.. aksine pratik olsun diye arkadaşlarımla da ingilizce konuştum, rüyalarımı ingilizce gördüm.. tenks..
*tatil süresince samsonite valize doyduk. ekip olarak günde ortalama 1 valiz aldık aşağı yukarı. zenginlikkkkk.. samtaymz yu kent help it yu nov..
*müzik zevkim tamamen değişti. 8 gün boyunca 24 saat hiphip ve r&b dinledik, dansettik.
ayrıca gangnam styla'ı şu an eser sahibinden daha iyi yapıyorum..
yo! yo!

*miami etabı baya hareketli başladı. ilk gün bizi havaalanında sandy karşıladı. uçan palmiyeler vs oldukça hareketliydi. ama akşamına şehri terketti ve bizi sıcacık miami'ye bıraktı.
*miami'de de japon turist gibi alışveriş çılgınlığı devam etti, günü 3 alışveriş merkezi ile kapadık.
*mandolin'de hayatımdaki en lezzetli yemeklerden birini yedim. miami'ye yolunuz düşerse (ki her zaman düşüceğini düşünüyorum) kesinlikle gitmelisiniz. en en en iyi..
*çok kral olduğu iddia edilen bir striptiz kulübüne gittik. daha önceden bir strip club tecrübem olmadığından bence de kraldı (?!?!) ama sevmedim konsepti.
kadının bir meta gibi kullanılması.........
tabiki böyle bir geyiğe girmicem..
kadınlar baya taş, bu işi de isteyerek yapiolar belli ki..
ama erkekler baya zavallıydı..
onun için bunu görmiyim diye hemen uyudum, her zaman yaptığım gibi çizgimi bozmadım.
*amerika'daki malesef türk reklamları içler acısı.
zengin bir reklamcıya sesleniyorum: sen sermayeyi koy, ben ekibi toplicam, new business'ı da yapıcam ama gel amerika'daki türk işletmeler için bir reklam ajansı açalım nolur!!!!
televizyonda powerpoint'te hazırlanan dişçi reklamı gördüm ben 2 gün önce!!!!
tehlikenin farkında mısınız????
*son olarak da son gecemizdeki cadılar bayramı kutlamaları!!
ben lokal bir isim olan serpil çakmaklı oldum. miami halkı bunu anlamamış olabilir, hatta masamızdaki amerikalı bir kız bana "is this your normal??" dedi..
yani bana göre normal olan sana göre normal olmayabilir bebeğim, bu 1!!
ama yine de sadece seni rencide etmemek için "this is not my normal" dedim, bu da 2!!


dönüş yolunda da her zamanki gibi valizimde yaklaşık 20 kiloluk bir fazlalık vardı ve 200 dolar ek ödemem gerekiyordu ama amca beni çok sevdiğinden "we keep this secret sweetheart" dedi ve benden para almadı..
canlarım benim.. yine gelicem..

ama herşeye rağmen 300 metreküplük evimi çok özlemişim..
eve geldiğimde tek tek porselenlerime, kristallerime, yağlı boya tablolarıma dokundum.. kaplumbağa terbiyecisi bana küsmüş resmen?!?!
piano odasında oturdum, tuşlara dokundum, sonra bi baktım ki günlerdir çalıyorum..
yoksa bu yazımı da daha önceden post etmek isterdim..
sanırım ki 2-3 konçerto çalmışımdır nerden baksan..
işte böyle..
türlü türlü tatlılıklarla geçen bir tatildi..
teşekkürler, tenks, öpt, kib, byeeee.

12 Ekim 2012 Cuma

beyler!!!!

beyler üzülerek görüyorum ki yıl 2012 kadınları hala anlamamışsınız, yani baya hiç anlamamışsınız, tam anladınız derken iyice bozmuşsunuz, yanından geçmemişsiniz!!
aşağıda bazı önemli bilgiler veriyorum, etenşın pliz..

1-erkek arkadaşı olan kadınlar erkekler için extra çekici olabilir ama bu kural kadınlar için GEÇERLİ DEĞİLDİR.
örnek veriyorum:
Busesu, Toner'den hoşlanıyor.
ama Toner'in kız arkadaşı varsa, Busesi döner gider, uğraşmaz..
(tabiki istisnalar olabilir-ama o da size denk gelmez bence, rahat olun)

2-yalvarırım COOL olun!! aşkından yerlerde yuvarlanan hiç bir erkek çekici değildir, kadınsıdır, muhallebi çocuğudur, anasının oğludur!!
reddedilmek ayıp ya da kötü değil ama bunu kaldıramayıp yerlerde yuvarlanmak yazıktır, günahtır!!
bunu bir kadın yapsa inanın bu kadar kötü durmuyor, çünkü adı üstünde "kadın"
duygusal bir yapı
ağlayabilir falan..
ve kadın olduğundan da o kadar göze batmaz..
cool erkek candır, en sevdiğimdir, yerde bulsam hümanizm adına evde besleyeceğimdir..

3-bi centilmen olun yaa!! daha önce de yazdım bunu beyler..
centilmenlik liginde "old fashion" olmak oldukça takdir edilen bir meziyettir, ekmeğini yersiniz..
centilmenlik for dummies:
*kapıdan geçerken kadına yol vermek
*kadının yanında küfretmemek, abi falan dememek: biz sizin kankanız mıyız ya??
*en azından birşeyleri ısmarlamak (bunu konudaki sınırı biliyorsunuz, ilk önce siz birşeyler ısmarliosunuz öküz olmadığınızı göstermek için, sonradan bir erkek, bir kız gidilmesinde sakınca yok, enayi olmayın siz de, benden çok iyi erkek annesi olur ama anne olmayı düşünmüyorum, yazık ki)
*güleryüzlü, sempatik falan olmak
*romantik olmak devamlı ağızda gülle gezmek değildir, arada romantizm ve çeşitli jestler yapmanız, sizi rakiplerinizin bir adım önüne geçirir, candır.

4-player olmak iyi bir meziyet değildir. 20 yaşındayken kızları çekebilir belki ama 30'da değil -ayyhh bununla mı uğraşıcam be, işim var, gücüm var- tepkisi almanız kuvvetle muhtemel.. bi de zaten bi yaştan sonra komik oluyor..
aynen spora gelen 50 yaşında kadınların 20 yaşında gibi giyinmesi ve sürekli etrafı kesmesi gibi..
(MILF'e NO!!!!)

5-bir kıza yaziosanız süreci uzatmayın!! unutmayın ki kimse kimseyi 5 ay beklemez..
telefonunu almak önemli ve cesur bir adımdır..
"telefonunu almiyim, önce facebook'tan eklerim" en sık düşülen ve en kötü hatadır, unutmayın ki facebook bir iletişim aracı değildir!!

6-ısrar insan öldürür!! eğer reddedildiğinizi hissediosanız ısrar etmeyin, dönün gidin, boğarak öldürmeyin..

7-kız arkadaşınıza ya da yazdığınız kıza gün içinde söyleyecek bir şeyin olmasan bile bir mesaj atmanız, bir aramanız önemlidir - zira  burada ne dediğiniz önemli değil, gün içinde aklına gelmiş olmanıza takılır kızlar, takılırız..

8-ve altın değerinde bir madde: kağıdınızı kaleminizi hazırlayın!!
kız arkadaşınız ya da yazdığınız kızın hasbelkader regl olduğunu biliyorsanız (bunu nasıl anlayabilirsiniz: gün sayacak kadar manyaksanız ya da kız size "canım çıkmak istemiyor karnım ağrıyor" dediyse) kızın evine göndereceğiniz bir kutu çikolata sizi zafere koşar adımlar, filler ve taht üzerinde götürür, kaçınılmazdır..
burada önemli konu:
kızlar böyle günlerde evde kalın çoraplar, en makyajsız halleri ve en pamuklu donları ve pijamalarıyla olmak ister ve bundan dolayı da sizi görmek istemez.. burada sorun sizde diil, bizde yani..
bunun için de yapacağınız en saykodelik ve kızı etkileyecek davranış eve asla girmeden bir kutu çikolata verip kaçmak, kapısına bırakmak ya da hiç gitmeden evine göndermektir, hatta yanına da bir çiçek gönderirseniz alır yürürsünüz ben size diyim..



ama yalın ve tek hücreli halinizi seviyorum bilio musunuz??


önemli not:
trip atan kadınlardan kaçın..
kızın derdi varsa çataçat söylesin, orada tartışın bitirin..
ama trip attığında (ki belli baya atio) ve siz bişey mi var dediğinizde, o sürekli ağzını yaya yaya "yoo" dedikçe benim sinirlerim zıplıyo..